Atık

Atık

“I was a gentleman, now I am a jungle man.”

 

(Bu yazının bold bölümleri on yıl kadar önce yazıldı, o bölümlere dokunmadım.)

 

ABD’de üniversiteler ve ilaç sektöründe yapılan tıbbi önemli araştırmaların temel yaklaşımı hastalığı tümden önlemek ve yok etmek değil, hastalığa yakalananların iyileştirilmesine yönelik ilaç ve tedavilerin geliştirilmesi yönündedir.

Bunun temel sebebi de sağlıksız gıda, sağlıksız çalışma ve yaşam koşullarıyla yaşamak zorunda kalan atık insanın da tüm diğer atıklar gibi bir değeri olmasıdır. Gerçekten de neoliberal ekonomi bir atık ekonomisidir. Yapısı gereği atık miktarını akıl almaz derecede artırmıştır. Ancak emekçinin ve toplumun yoksul kesimlerinin elinde hiçbir değeri olmayan ve büyük bir yük, büyük bir sorun olan atık (ki bu kitlenin kendisi de atıktır) büyük şirketler tarafından çok değerli, neredeyse paylaşılamayan bir maden yatağı gibi değer kazanır. Atık miktarı ve bu miktarın geometrik artışını önlemek yerine toplumun önüne geri dönüşüm gibi amaçsız ve anlamsız kavramlar sürülür, logolar yapılır, kampanyalarda büyük isimler konuşur. Çünkü atık, atığın ulaştığı korkutucu miktar, kaynakların azalması, açlık, çöp mahallelerde yaşayan insanlar, bu insanların maruz kaldığı hastalıklar ve şiddet büyük şirketlerin sorunu değil, yarattıkları ve kazanç sağladıkları yeni sektörlerdir. 

 

Şiddet mi arttı? Güvenlik şirketi kuralım. 


Hastalık mı arttı? İlaç satalım.

 

İnsan atık da günümüzde fazlalaşmıştır. Bu dünya nüfusunun artmasıyla paralel giden bir artıştan çok daha fazlasıdır. ABD, Türkiye, Bangladeş, Çin, tüm Afrika ve Orta Doğu bu atığın bitimsiz kaynaklarıdır. İnsan olarak hiçbir kıymeti olmayan bu atığa dönüşmüş insan, büyük şirketler için farklı değer taşır. Sistem tarafından hastalandırılan bu atık insan kitlesi ellerindeki son paraları da tedaviye verir. Aslolan onların hastalanmaması değil tam tersine mutlaka bir şekilde hastalanması ve büyük bir endüstriye dönüşen, insaniliğinden tamamen sıyrılmış özel sektör tıp endüstrisine kazanç sağlamaktır. Bu sırada da bütün hayatı boyunca emeği sömürülerek çalışan emekçi, tamamen bilinen sebeplerden fabrikalarda, madenlerde, tarlalarda hastalanır. Yapabildiği kadar birikimini de son yıllarında bu hastalığın acılarını azaltmaya harcar. Liberal dünyanın dev hastanelerine ve Küba’ya bakınız. Küba, dev kent hastaneleri ya da kaleye, saraya benzeyen özel hastaneleri olmamasına karşın dünyanın tıp alanında özenilen ülkelerinden biridir. İlke doktor ekibini de bu süreçte İtalya’ya Küba yolladı. Ebola, sars ve tüm diğer salgınlarda Küba kendine yettiği gibi diğer ülkelerle dayanışma içine girdi. İş cinayetlerini düşününüz. Sigortaya, özellikle emekçiye yönelik çökmüş sigorta yapılarına bakınız. Bunu yapınca insanın da toplu hâlde bir atık olarak sistem içinde değerli olduğunu görebilirsiniz. İnsan, insan olarak değersizleştikçe atık olarak değeri artar.

 

Neoliberal ekonomi dünyayı engebelerinden ve zorluklarından arındırır, düzleştirir. Peki, ne yapar? En kötüsü her türlü sürprizi yok eder. Sürpriz yol olunca oyun biter. Sürünün başındaki koyun yardan atlayınca hepsi atlar. Kapitalizm,bu ekonomik model hızı artırmak için tüm alanı ve süreci düzleştirir. Büyük araçlarıyla yokuşları ve tepeleri tuzla buz eder, yok eder. Hız neden gerekir derseniz buna en iyi cevaplardan birini zaten Hız ve Politika adlı eserinde Paul Virilio veriyor. Ancak ben, “Bir tür esriklik yaratmasından dolayı.” demeyi tercih ediyorum kısaca. Hız algıyı bulandırır, bir tür uyuşturucu veya uyarıcı etkisiyle muhakemeler üzerinde yanıltıcı etkiler yapar. Bu etkiler hız arttıkça artar. Hız arttıkça azalan bir şey de kontroldür.

 

Neoliberalizm:

-Dünyayı ve yaşamı sürprizlerden arındırır. (Kötü sürprizler hariç)

-Sürüyü uçuruma götüren liderler seçer.

-Hızı artırır, algı ve muhakeme sistemlerini tahrip eder. (Böyle olunca da zarar görmüş bir algıyla sürüyü uçuruma götüren lideri seçer ve durmaksızın tüketir.

Neoliberal çağın temel olarak sorununun, tüketim ve küçük bir azınlığın eline verilen özgürlükle büyük bir emekçi ve fakir kitlesinin köleleştirilmesine ek olarak ve bu iki sorundan da büyük olmak üzere, bir atık sorunu olduğunu düşünüyorum. Köle olarak yaşanabilir, ben kendimden biliyorum. Korku içinde de yaşanabilir, bunu da kendimden biliyorum. Ama atık yok edilmesi gereken bir şeydir. Neoliberal süreç her türlü atığı dünyanın taşıyabileceği miktarların üstüne çıkardı. Tüm bunlara ek olarak atık miktarı arttıkça da refah, mutluluk ve hayattan zevk alma dediğimiz kavramların hiçbirinde bir yaygınlaşma ve iyileşme olmadı. Aksine mutsuz, tatminsiz ve özellikle de hayattan zevk alma konusunda çaresiziz. Herhâlde bu dev şirketlerin çok akıllı ve yaratıcı çalışanları bizim şöyle düşündüğümüzü zannediyor: “At şişeyi çöpe. Bira şişesini geri götürüp depozito için ödediğimiz parayı geri alma olgusu yaşamımızdan kalktı. Aman tanrım ne büyük mutluluk bu bizim için! Düşünen ve uygulayandan Allah razı olsun. Ne kadar mutluyum, ne kadar hafifledim, yaşam budur işte!”

 

 

Atık iletişimde ve sanayide, bankacılık sisteminde, gıda üretim, dağıtım ve tüketiminde son 25 yılda olağanüstü artmıştır. Nükleer atık ve fosil yakıt kullanımının getirdiği atıktan özellikle bahsetmiyorum. Onlar az kötü olduğu için değil, onlara gelemediğim için. Bu yazıda genel olarak bahsedeceğim atık, bizatihi atık olarak insan ve biraz da iletişimdeki atık.

atık

 

 

Pakistan’da köle olarak yaşayan aileler var. Bazıları kaçmasın diye ayaklarını kelepçeyle birbirine bağlayan elli santimlik bir zincirle çalışıyor, özellikle aile reisleri, babalar, sevgili babalar. Tuğla ve briket yapımında. Patrona borçlanmış durumdalar ve bu borç hiç bitmiyor. Kaldıkları insanlık dışı harabelere (ki bunların sahibi de doğal olarak patron) ödemeleri gereken kira ve yemek olarak adlandırmanın abartı olacağı bulamaçlar için kesilenlerden sonra ya geriye hiçbir şey kalmıyor ya da borçlarını on yıllarda kapatabilecek zavallı bir miktar kalıyor. O küçücük dünya güzeli kızların, oğlanların minnacık elleriyle elli derece sıcak altında güçlerinin zor yettiği briketlere şekil verip taşımalarını gördüğünde insan olma kavramını baştan düşünmeye başlıyor insan.

Hindistan’da yalnızca öldüğünde yakılması için yetecek kadar odunun parasını biriktirmek için bir ömür çalışan insanlar var. “Dokunulmazlar” bir Hollywood filminin adı değil. Hindistan’da dokunulmayacak kadar aşağılık insanlardan oluşan bir kastı anlatan bir kelime bu. Taciz, tecavüz, cinayet işledikleri veya insanlara iftira attıkları için değil, doğdukları andan itibaren aşağılık olarak damgalanmış insanlar bunlar. Birkaç kişiden bahsetmiyorum.

Çin benim için hep çok önemli bir ülke oldu. Çin Seddi’ni sıklıkla düşünürüm. Bugün ekolojik açıdan yarım yüzyılda Anadolu’ya yaptıklarımızı gördükçe Oğuz Kaan Destanı ve Türklerin batıya yönelişi ile ilgili anlatılan ve bildiklerimizden çok farklı senaryolar gelir aklıma. Oralarda her şeyi yok edip, talan edip bu tarafa yürümekten başka çare kalmamış gibi.

25 yıl önce Çin’e Sakın Dokunma adlı bir senaryo yazdım. Ha çektim ha çekeceğim derken bir baktım çekememişim. Aslında bana Çin’den biraz 8 ve 16 mm şu ya da bu footage gerekiyordu. Ama bunu da bulamadım. Hayatımın önemli bir kısmı yapamamak fiiline yakın yerlerde seyrediyor. Bu da böyle.

Volkswagen CEO’su bundan otuz yıl kadar önce Almanya’da bütün çalışanlarına Çin ile yaptıkları anlaşmayı şöyle açıklamıştı: “Yeni bir gezegen bulduğumuzu düşünün, yollar var ama otomobil yok.”

 

çin

 

Açık Radyo, Guardian, New York Times karbon salınımıyla ilişkilendirdiği çok mantıklı bir ekolojik felaket senaryosunu sıklıkla işliyor. Okyanuslar yükselecek ada devletleri ve sahil kentleri su altında kalacak, mülteci ve göçmen ve bizim devletin çok sevdiği tabirle kaçak yüz binler yola çıkacak falan filan. Alternatif ve ana akım medyanın bu yorumları beklenebilir, hesaplanabilir tehlikelerle ilgili olduğu için bana hayli eksik geliyor. Ben beklenmeyen ve aklımızın almayacağı, beklenenlerden çok daha yakın tarihlerde ve beklenenden çok daha büyük tahribat yaratacak tehlikeler olacağını düşünüyorum:

Çin ana akım medyanın baktığı yerden bakınca dünyanın ilk üç ekonomisi arasında olan bir ekonomi: ABD, Rusya, Çin. Veya Çin, Rusya, ABD, Kaliforniya.

Benim baktığım yerden olan ve hâlâ olmakta olan şu: Volkswagen CEO’su bundan otuz yıl kadar önce Almanya’da bütün çalışanlarına Çin ile yaptıkları anlaşmayı şöyle açıklamıştı: “Yeni bir gezegen bulduğumuzu düşünün, yollar var ama otomobil yok.” Bunu bir yere kaydediniz lütfen. Tekrar yazdığımın farkındayım. Dünyanın en kalabalık ülkelerinden birini geleneklerinden, tüketim alışkanlıklarından koparıp kapitalist ekonomiye dönüştürüp eklemleyerek sömürmeyi amaçlayan bu ABD ve AB temelli kapitalist neoliberal yaklaşım Çin’in olumsuz yönlerinden hiçbirine (demokrasi, insan hakları, hayvan hakları, ekolojik tahribat vs.) olumlu yönde bir müdahaleyi, etkiyi tasarlamıyor, düşünmüyor. Aksine bu olumsuz özelliklerin tümünü insan hakları ve ekolojik sicili çok daha berbat bir hâle getirecek bir anlayışı güçlendiren bir yaklaşımı yerleştirmeyi amaçlıyordu. Çin’e ihraç edilen bu batılı neoliberal kapitalist kötülüklerin en büyüğü de kapitalist tüketim anlayışı olsa gerek. Peki ne oldu geçtiğimiz yirmi beş yılda, otuz beş yılda? Şu oldu: Çin’de hiç de ana akım medyanın düzeysiz, boş, aslında artık kimseyi de kandırmayan ve sosyal medyanın karmaşasına, pisliğine ve yalanına söylem olarak çok yaklaşmış bayağı haber bültenlerinde söylenenlerin hiçbiri olmadı: “Çin şu kadar büyüdü, GSMH’sı şöyle oldu, ihracatı şu kadar arttı, Ali Baba şöyle büyüdü, Gucci Pekin’de beş dükkan açtı.” gibi haberlerin amaçladığı kandırmacanın hiçbiri gerçek ve olumlu sonucu olmadı. Olan şuydu: Eski aküleri sökerek ölüm ortalaması mı desem, ömür ortalaması mı desem on sekiz yirmi olan on binlerce, adlarını Maykıl, Meri falan yapan bond çantalarla alışveriş merkezlerinde dolaşıp hamburger yiyen ve cep telefonunu kurcalayan kişiliksiz ve ruhsuz, geleneklerinden kopmuş yüz binlerce genç oluşturuldu. Otoban ve baraj inşaatlarında hiçbir güvencesi olmadan çalışan (dünyanın en uzun otobanları ve en büyük barajlarından bahsediyoruz) yüz binlerce insan, bu otoban ve barajların ve onların üstünde giden Volkswagenlerin yarattığı ekolojik yıkım ve madenlerde ve fabrikalarda insanlık utancı bir ortamda çalışan milyonlarca emekçi ve Apple telefonlarını, Nike ayakkabılarını Adidas pabuçlarını Lacoste tişörtlerini üretirken kendini fabrikanın bilmem kaçıncı katından atan binlerce umudunu yitirmiş insan ve binaların orta boşluğuna bu insanlar gidip başka yerde ölsün de tazminat ödemeyelim diye firmalarca gerilen ağlar. Olan şey bu işte. Apple’ın Çin fabrikalarının orta avlularına çok kalın bir balık ağı gerilmiş durumda.

Bu anlattıklarıma benzer bir rezalet ve çöküş zincirinin öyküsünü sayfalarca yazabilirim ve bu yalnızca hepimizin depresyonunu artırır. Çünkü daha susuzluk, erozyon ve hava kirliliğine girmedim ki Çin’in su tüketim sorunu çözümsüz: Çin’in yüzde ellisini kapsayan bir susuzluktan bahsediyorum. Aklımızın ve hayal gücümüzün alamayacağı, belki yedi katlı bir apartman diye hayal etmeye yaklaşabileceğimiz borularla Çin’in bir tarafından diğerine su aktarılıyor. Nereye kadar? İstanbul da buraya doğru gidiyor.

Su sorunu yalnızca Çin ile sınırlı değil. Afrika’nın birçok bölgesinde içme suyu ve tarımda kullanılan su yetersiz. Dünya üzerinde iki milyardan fazla insan içme suyu sorunu yaşıyor. Bu, tüm nüfusun neredeyse dörtte biri. Hayvanlar haykırışlarını bize duyuramadıkları için onların kaçta kaçı bu korkunç sorundan ne şekilde etkileniyor bilemiyoruz. Susuz Afrika ülkelerinden Nijer örneğin, Boko Haram’ın zulmünden kaçan Nijeryalıların ilk kaçtıkları ülke ve her taraf mülteci kamplarıyla dolu. Bu kamplara her gün binlerle sayılı insan ekleniyor. Şartları anlatmamın, insani bir ifadeyle anlatabilmemin olanağı yok. Gelenlerin çoğu öksüz ve belli psikolojik sorunlarla yaşamanın neredeyse imkânsız olduğu sınıra yakın mülteci kamplarında her an sınırı geçip onları katledecek Boko Haram katillerinin beklentisi ve derin korkusu içinde; tecavüze uğramış, yakınları gözlerinin önünde öldürülmüş olarak dışarı çıkmanın yasak olduğu bu kamplarda bekliyorlar. Gıda yok, hijyen yok, su yok, umut yok. Nijer, aynı zamanda Libya üzerinden Avrupa’ya kaçmaya, girmeye çalışanların da yolu üzerindeki önemli bir istasyon ve Libya artık hiçbir kanunun, hiçbir insani değerin bulunmadığı bir kaos. Burada birçok insan öldürülüyor veya işkenceye maruz kalıyor. İşkenceciler kurbanın ailesinden istedikleri fidyeyi alamazlarsa kurbanı öldürüyorlar. Kongo ve Merkezi Afrika Cumhuriyeti’ndeki iç savaşlarda ölen insanların sayısı beş milyondan fazla. Bu iç savaşlarda batılı silahlar kullanılıyor, çıkarılan madenler batılı ülkelere gidiyor. Afrikalılar birbirlerini öldürüyor. Victoria Gölü’nün levreklerini Parisliler tüketiyor, kemikler ve kelleler Afrikalıların şanslılarına gidiyor. Piller ve bozuk çamaşır makineleri Afrika’ya; nikel, elmas, gümüş  ve yakut Avrupa’ya. İşte benim bahsettiğim atık bu. İnsan, insanın ta kendisi.

Aslında tüm olumsuz özelliklerini de hesaba katarak bir dikdörtgen prizma gibi yere oldukça sağlam basan Çin’i, piramit gibi bir yapıya çevirdi batının acımasız kapitalizmi ya da yatay duran dikdörtgen prizmayı dikine çevirdi. Ya da bir başka deyişle Çin eskisine oranla çok daha kendine yetemeyen, kendini sürdüremeyen ve dolayısıyla kendisi ve vatandaşları için ve dünya için çok daha büyük bir felaket potansiyeli taşıyan bir yapı şimdi. Piramit denen yapı dibine dikdörtgen prizmaya oranla çok daha fazla yük bindirir. Bu piramidin en tepesinde, atıyorum, beş yüz bin en zengin Çinli var ve bunlar keyfi istediğinde yedi tane birden Porsche alabiliyor;  mavi, yeşil, sarı, beyaz… Peki, dünyanın kalanında, tüm ülkelerdeki (ABD, İran, Belçika, BAE, Türkiye vs) zenginler ne kadar Porche alabiliyor? Bu kadar değil, dünyanın kalanında tüm Çin’in en tepesindeki kadar zengin beş yüz bin zengin yok. Onun altındaki, atıyorum, beş milyon zengin de Kaliforniya’da üç tane villa alabiliyor. Onun altındaki on milyon zengin de hayli zengin… Ama daha bir buçuk milyarlık nüfusun yüzde birini falan saydık. Piramidin en altında kalanlar da işte batının akülerini söküp on sekiz yaşında ölenler, evsizler, işsizler ve korkunç koşullarda çalışan işçiler. Buradaki süper zenginlik oranı tüm diğer ülkelerdeki orana yakın ama Çin’in büyüklüğü tehlikeyi derinleştiriyor. Çin artık kapitalist ekonomilerin dev bir sömürgesi. Çinlileri “Gelişiyorsunuz.” diye kandıran ve hâlâ iki milyon Suriyeli mülteci ile hesaplaşamayan Batı korkunç bir ölüm hazırlıyor hepimize. Çünkü Çin batarken Suriye kadar küçük bir dalga yaratmıyor ve yaratmayacak. Çin bir tsunami yaratacak ve yaratıyor, hepimizin altında kalacağı bir dalga bu, altında kalıyoruz da. Ardından Hindistan, Pakistan gelecek. Her iki ülkede de nükleer silah var. Neyse bu da böyle ve bu ülkeler neredeyse savaş hâlindeler.

Tekrar dönelim Volkswagen CEO’sunun olağanüstü zeki belirlemesine: “Yeni bir gezegen bulduğumuzu düşünün, yollar var ama otomobil yok.” Bırakın otomobili ve yeni kapitalist tüketim anlayışına hayran ve teslim olmuş bir ana akım medya ve Çin gençliği yaratmanın tehlikesini, bir buçuk milyar nüfuslu bu dev ülkede tuvalet kağıdı tüketimini başlatmak bile çok dikkatle hesaplanması gereken gerçek ve çok kapsamlı bir ekolojik değerlendirme gerektirir. Eskiden oldukça geniş bir kitlenin ulaşım aracı olarak bisiklet kullandığı, tabaklarında tek bir pirinç tanesi bırakmadığını düşünün. Nüfusunun çok önemli bir kısmı kırsalda kendine yeterek yaşıyordu. Olabildiğince kendini besleyen, olduğu kadar bir dikdörtgen prizma ya da küpe benzeyen bir Çin’i piramide dönüştürüp sömürmeye kalkarsanız ya da yatay duran bir dikdörtgen prizmayı dik hâle getirirseniz onu Türkiye, Şili, Nijer gibi sessizce sömüremezsiniz, onun yıkılışı bir aysberg gibi, gökdelen gibi olur ve herkes altında kalır. Çin’i sömüreceğiz derken (ki Çin de bu yeni ve çıkışsız yöntemde ayakta kalmak için mutlaka sömürgeler bulmak zorunda) dünyanın gelecek nesillere kalması gereken tüm potansiyelini ve insani değerlerini de tüketirsiniz. Hiç şüphesiz tamamıyla sömürü üzerine kurulu bu yeni sisteme soktuğunuz Çin de bir yerleri, birilerini sömürecektir. Bu bedava zorla çalıştırılan mahkûmlar, tüm bir Afrika kıtası, Yeni Gine’nin bin yıllık ağaçları ve sömürülebilecek hemen her şeydir.

AB’nin ve ABD’nin veya kapitalizmin sömürgesi olduğunu savunduğumuz (ki bu sömürge ve sömürgeci olma hâli de bu kadar basit açıklanabilecek bir şey değildir, tıpkı Taliban gibi. ABD Taliban’ı yaratırken sonrasını öngörebilseydi vazgeçerdi herhâlde. Volkswagen CEO’su da Çin’i sömüreceğim derken olanlar, Almanya’nın ve ABD’nin Rusya ile en iyi böyle baş ederim deyip Taliban’ı yaratır veya desteklerken başına gelen komplikasyonlar da aynı anlayışla düşünülerek kavranabilir) Çin kimi sömürecek? İngiltere’yi, Fransa’yı değil herhâlde. Sömürülecek neresi kaldı? İşte yine aynı kıta: Afrika. Çin kendi yurttaşlarını ve tabii ki Afrika’yı sömürecek.

Malezya’da “HappyLand” ülkenin en büyük slamlarından (gecekondu mahallesi diyeceğim ama gecekondu demeye bin şahit ister. Bizim ve Brezilya’nın örneğin gecekonduları HappyLand gecekondularının yanında saray gibi kalır) birinde, çok temiz ve güvenilir bir aşçının lokantası öğlenleri dolup taşıyor. Günlük toplam kazancı iki avro civarı. En iyi günde üç avro kazanan bu aşçının en önemli yemeği daha hâllice mahallelerin çöplerinden çıkan yenmiş tavuk parçaları ve sebzenin (sebzeyi taze olarak pazardan alıyor) vogda pişirildiği bir yemek ve müşteriler ne yediklerinin tam bilgisine sahip. Bu da olmasa açız diyorlar.

Meksika, ABD sınırında binlerce Meksikalı “Kayote” diye adlandırdıkları kaçakçıların onları sınırdan geçirmesini bekliyor. Bu arada, önce Irak ve Suriye gibi yerlerde savaştırılan Güney Amerika ülkeleri orijinli ABD’li gaziler, savaş sonrası döndükleri ABD’de esrar içmek gibi suçlardan vatandaşlıktan çıkarılarak ülkelerine yollanıyor (ki bunların bazıları ABD’de o kadar uzun yaşamışlar ki İspanyolca bilmiyorlar). Meksika’ya iade edilmiş, yollanmış, sürülmüşler ve ABD’ye geri dönmeyi bekliyorlar. Düşünün: Vatandaşlık vaadiyle Irak’ta hiç tanımadıkları insanları öldürmeye yollanan gençlere verilen vatandaşlığa kabul sözleri tutulmuyor ve üstelik sınır dışı ediliyorlar. Çok farklı El Kaideler, çok farklı Boko Haramlar, çok sayıda yeni bireysel ve veya örgütlü intihar ve cinayet, toplu cinayet, kıyım hadiseleri bekleyebiliriz. Bunun ortamı fazlasıyla mevcut. Irak’ta savaştırıldıktan sonra Meksika’ya sınır dışı edilen ve İspanyolca bilmeyen eski çavuş Rodriguez esrar içtiği için ordudan atılmış, ABD vatandaşı olma hakkını yitirmiş ve evsiz bir alkolik olarak sınır yakınlarında bir evsizler barınağında yerleri paspaslıyor. O artık birçok şey yapabilir. Daha doğrusu her şeyi yapabilir. Uğradığı haksızlık Afganlıların çilesine çok benziyor. Yıllardır ülkeleri İngiltere, Rusya, ABD ve aklınıza gelebilecek her tür sömürgeci ülkenin fiili işgali altında, her gün bombalar patlıyor ve yüz binlerce anasız babasız çocuk hiçbir insani değerin olmadığı bir yolculuğa, Avrupa yolculuğuna çıkıyor. Sonra Edirne’de cinayete kurban gidiyor, Midilli sahiline boğulmuş zavallı bedeni vuruyor, Belgrad’da hapse giriyor, Budapeşte’de işkence görüyor.

 

sınır

 

Tekrar Çin’e dönersek, ki aslında konudan hiç uzaklaşmıyorum, konu özünde şu: AB, ABD, Kanada veya Brüksel’de yapılan güvenlik toplantılarının, sınır duvarlarının ve bütün tedbirlerin, parmak izi ve göz bebeği tanıma makinelerinin hepsi boş. Bu korkunç sömürü düzeni sürdükçe gelecek hiçbir umut barındırmıyor. Çünkü AB ve ABD, Çin’i sömürmeye kalkarak bir ekonomik rakip yarattılar ki tüm bedeli çevre ve fakir milyonlar ödüyor. Bu korkunç sömürü düzenine Çin gibi bir devi eklemek demek onun da hammadde, tüketim malzemesi, gıda anlamında dönüşen ve korkunç derecede kabaran açlığını, enerji ihtiyacını daha küçük sömürgelerden karşılaması demektir. Bu da zaten büyük oranda diktatörlerce yönetilen ve her anlamda felaketin içinde olan, yaşam ortamları gittikçe daralan, zaten bitik durumda olan Afrika’yı Çin’in ana hedefi yaptı. Çin yıllardır limanlar, demiryolları, okullar ve hastaneler yaparak Afrika’daki en büyük güç ve sömürücü olma yolunda ama Zimbabve’nin tüm ormanları ve tüm fildişleri ve Kongo’nun tüm panter pençeleri, bakır, boksit, petrol yetmeyecek Çin’e.

Ne olacak ve ne oluyor? Olan şu: Çok daha büyük mülteci grupları AB sınırlarına yürüyecek. Ölümler, çocuk ve kadın ölümleri, insanlık onurunu yok edecek ortamlar ve yaşantılar süreklileşerek normalleşecek. Olacak olan bu. Ve Afrika’nın son demokrasi ve kaynak kırıntılarını, son içilebilir suyunu, tüm vahşi doğasını bir asırdır yok eden Belçika, Fransa, Birleşik Krallık, ABD ve Rusya’ya eklenen Çin burayı tamamen tüketerek düze mi çıkıyor? Şüphesiz hayır. Kapitalizm kimi düze çıkarmış, İsviçre’yi mi? Hayır, İsviçre uygarlığı çikolata ve Swatch üzerinde değil, kanlı Nazi ve diktatör paralarının üzerinde yükselir.

Çin’de, 2019 yılında, bahsi haberlerde bir iki cümle olarak geçen hava kirliliği kaç kişiyi etkiliyor diye düşünürsünüz? Ben söyleyeyim: Dört yüz altmış milyon kişiyi. Çin’in zenginleri İsviçre’den, Davos’tan yönetiyor şirketlerini ve hükümet toplantıları Skype üzerinden gerçekleştiriliyor. Onlara bir şey olmasın. Bir milyon zengin Çinli kendini kurtardı, kalan dört yüz elli dokuz milyon Çinli ne yapacak? Onlar da hava kirliliğinden serçeler gibi yere düşmeye başlayınca yola çıkacaklar. İstikamet AB: Beş yüz milyon kişi.

 

hava kirliliği

 

 

Açık Radyo’ya işte tam bu noktada katılmıyorum. Onlar buzul erimeleri ve benzeri parametrelerden hareketle mantıklı ve matematikle açıklanabilir bir süreç belirliyorlar, ben ise hiç de beklemediğimiz, aklımıza bile gelmeyen dehşet senaryolarının on yirmi yıllardan çok daha kısa sürelerde insani, ahlaki ve ekolojik felaketlerin çok daha yakında ve çok daha öngörülemez olduğunu düşünüyorum. AB’nin güvenlik merkezli tüm yaklaşımı ve ana akım medyanın söylemi son umutlarımı da yok ediyor. Sömürge coğrafyalarını sömürmekten vazgeçmek, adil, eşit, yaşanabilir bir dünya; insanların, hayvanların ve doğanın hakça, birlikte, eşit yaşadığı bir dünya. Başka çözüm yok. Duvarlar çözüm getirmez.

Bugünkü şartlar altında, onların maruz bırakıldığı bitmeyen çilenin sonucunda Mohammed, Han Dong veya Jafar’dan her şey bekleyebiliriz artık. İşte Avrupa’nın eksi yirmi derecelik soğuğunda aç ve ayağında çorap da olmayan terliklerle kameraya konuşuyor bir Suriyeli kardeşim ki ben yaşlardaydı: “Ben bir centilmendim, şimdi bir orman adamı oldum.” (I was a gentleman, now I am a Jungleman)

Ama her şeye rağmen inanılmaz bir şekilde hâlâ gülümsüyor. Dolaysıyla ABD ve AB sürdürülemez kapitalizmi ve sürdürülemez, şımarık, doymak bilmez tüketim aşklarını bir nebze olsun yatıştırmak için sömürdükleri alana yeni coğrafyalar ekleyerek bu işi çözemezler. Her bombalamadan sonra Paris ve Berlin’in Arap ve Türk mahallelerine iki çocuk parkı ekleyerek de bu işi çözemezler. Gereksinim duyduğumuz şey insanca bir yaklaşımla adil, insani bir çözüm. Herkes için çözüm olmadan bazılarımız için çözüm sürdürülebilir bir durum değil.

Gerçekten de bu kadar sürekli ve büyük acılar yaşayan sömürge coğrafyasının insanlarından her şeyi bekleyebiliriz. Doğadan da öyle. Bu zulmü doğa ne kadar daha taşıyabilir…

Tüm bunlara karşın bir bahar günü Türkiye’den Tahran’a doğru çok tehlikeli bir yolculukla, ölmek üzere olan babasını görmek için ayrılmadan önce Taksim’de bir kafede otururken ayrılık öncesi bana baktı Jafar ve el ele tutuşmuş gençleri gözüyle işaret ederek çok sakin ve sessiz bir şekilde “Niçin ben Ethem?” demişti. Dünya hâlâ duruyorsa Jafar gibilerin yüzü suyu hürmetine duruyor. Gözlerinden öpüyorum Jafar.

Eski yazıyı birkaç nedenden dokunmadan buraya koydum: Birincisi tam da anlatmak istediğim atık ile ilgili temel belirleyenlerin hepsi yazıda ver. İkincisi ben de öngörememişim, mülteci akınından önce virüs geldi. Peki, neoliberal yaklaşım niçin bu kadar atık yaratır? Yazının başındaki sürat, hız ve tüketimin artırılması ile ilgilidir bu. Ne kadar hız varsa algı o kadar bulanmakla kalmaz, tüketim de iki nedenle artar: Birincisi, algısı bulanan daha çok tüketir. İkincisi, atık temelli neoliberal sistem ürünü tüketiciye çok daha hızlı ulaştırır. Depozitosuz sistemde alıcı ve satıcı daha esnek bağlarla birbirine bağlıdır. Malı alırsın ve iş biter. Pizza kutusunu atarsın. Bu yeni sistemin en sevmediği şeylerden biri de onarım, tamir kelimeleridir. Tamir yeniden almaktan daha sorunlu ve pahalı hâle getirilmiştir. Ama tamir doğa ve çevre dostudur. Dolayısıyla fön makinesi bozulduğunda, çaydanlığın sapı koptuğunda atarsın ve yenisini alırsın. İnsan da böyledir. Gana ve Fildişi Sahili’nin en yakışıklı ve güçlü erkekleri Güney İtalya’da günde 15 avro karşılığında domates toplarken (ki bunlar şanslı ve mutludurlar, bu paranın neredeyse tümü ailelerine yollanır) sıcaktan ölürler, Gana’da değil Kalabriya’da ölürler. Ama ölen, belki de öldürülen, cinayete kurban giden bu gençlerin dirisi ve yenisi o gece batmaktan kıl payı kurtulan botlarla gelmektedir. Çin, akü temizleyen ve Kongo, yer altında her an çökecek deliklerden maden çıkaran binlerce atık insan için hiçbir çare düşünmemektedir çünkü serbest piyasa böyle buyurur. Bunlar insan değil atıktır. Bunlar atık olarak doğmaz, senin benim gibi bir ananın sevgili kızı ve oğludur. Ama çok uluslu sermaye orada ya bir tarla açacaktır ya bir altın madeni kuracaktır ya bir baraj inşa edecektir ve o coğrafyayla ilişki kurar. O andan itibaren, dev AB balıkçı gemileri Senegal kıyılarına yanaştığı andan itibaren, aniden bir metamorfoz olur ve kıyıdaki çocuğunu bir yıl sonra üniversiteye, başkente yollamayı düşünen balıkçı bir baba aniden bir anda kıyıda dikilirken bütün heybetiyle, bütün güzelliğiyle, bütün becerileriyle ve geleceğe gülümseyerek bakan güzel balıkçı gözleriyle birden atığa, müstakbel mülteciye dönüşür.

Çünkü o dev gemiler iki sezonda tüm balığı bitirir ve o baba soluğu Libya yolunda, şanslıysa Kalabriya’da alır.

Ethem Özgüven

Related Posts