Mavi Gezegene Bakmak (1. Kısım)

Mavi Gezegene Bakmak (1. Kısım)
2050 yılında dünyanın tüm okyanus ve denizlerinde sona erecek olan yaşamdan yola çıkalım isterseniz ki bu da bana kalırsa çok doğru bir tarih değildir. Ticari avlanabilen balık stokları çok daha önce tükenecek ve onların yerini bir plastik mezarlığı alacak. Bir yönüyle böyle ama uyum sağlayan ve özellikle de derinliklerde yaşayan mikroorganizmalar ve daha karmaşık yaşam türleri dönüşerek sürecek. Bu böyle. Peki, biz bütün bu kirlenme ve yok olma süreci, plastiğin tüm dünyayı, karaları, denizleri işgali süreci, ona bağlı olarak ve olmayarak balık stoklarının veya suda yaşayan tüm canlı türlerinin ve çeşitliliğinin azalması, çok kısa bir süre sonra da en azından insanın işine gelen kısmının-yapısının tamamen yok olacağı ile ilgili sıradan vatandaşlar olarak ulusal ve evrensel anlamda ne biliriz? Ya da deniz diplerinin sürekli olarak kazınıp durmasından kaynaklı yok olan bitki örtüsünün geçmişte tuttuğu ve bugün de salıverdiği metan salınımının nasıl büyük felaketler hazırladığına dair bilgimiz nedir? Gerçekten de yalnızca her durgun gecede ve gündüzlerin açık, uzak, soğuk, gri denizlerinde büyük balıkçı gemilerinin trol ve gırgırların işledikleri ve siz bu satırları okurken işlemeye devam ettikleri suçları bilseniz kanınız donardı. Bu sürekli işlenen suçlardan haberiniz yok ve sizin haberiniz olmadığı gibi kimsenin haberi yok. Bu durum dünyanın uygar ülkelerinin Çin’in, AB’nin, Kanada’nın, Rusya’nın kanun uygulayıcılarının, kolluk kuvvetlerinin, sahil muhafaza kuvvetlerinin umrunda değil. Bu işi, bu katliamı ve balıkları, dolayısıyla tüm okyanusları ve tüm insanların yaşamını yok etme operasyonunu onlar biliyor. Biliyor da ne oluyor? Hiçbir şey. Türkiye’nin birçok balıkçı teknesinin Afrika’da, Gürcü karasularında avlandığını biliyor muydunuz?   ekoloji Biz sıradan insanların bilgileri okul, medya ve ailenin verdikleriyle sınırlı bir şeydir. Okul ve aile süreçlerle ve sosyal durumla ilgili olarak sınırlılıklar içerir ama medya tüm hayatımızı yönlendirmekte, belirlemekte önem taşır ve neredeyse tam da bunun için vardır. Aslında hep söylediğim gibi modern çağda ne demekse ve neresi modern ise… belki de günümüzde demek daha doğru- bizi yönetenler, güdenler sokağa davulla tellal çıkaramayacakları için bize talimatlarını, emirlerini, ne yiyip ne giymemizi istiyorlarsa o emirleri medya üzerinden belli, gücü denenmiş formlar üzerinden verirler ve bu formları da genelde entelektüellerin çok içselleştirilmiş ve gelenekselleşmiş suç ortaklığıyla yaparlar. Etkili ikna formatlarını (sanat ve sermaye sıklıkla iç içedir) entelektüeller yaratır. Dayısı banka müdürüdür, yeğeni ajans sahibi… Kız kardeşi Procter & Gamble halkla ilişkiler müdürü, kuzeni müzayedeci ve ablası dekorcu ve heykeltıraş. İşte bunların yaptığı o ortak yaratının da adı haber olur, reklam olur, yarışma olur, belgesel olur. Medyanın artık sağır sultanın da bildiği çok iyi işlemese de işleyen bu sistemi ulusal anlamda devleti yönetenlerin ne yaptığını, ne olup bittiğini ulustan gizler. Uluslararası ya da evrensel anlamda da batılı ülkenin ve dev çok uluslu yapıların -şirket demek artık mümkün değil- üçüncü dünyaya, dünyaya ve dünya halklarına ne yaptığını gizler. Ana akım medya haberdar etmek için değil saklamak için vardır. Uluslararası saklama işi daha büyük ve sürekli suçları örtbas etmesi gerektiği için daha kaliteli olmak durumundadır. İşte bakın şu balık ve denizdeki yaşam çeşitliliğinin yok oluşuna ve dünyanın bir plastik çöplüğüne dönüşüne… Ve yine bakın en uçtaki en şahane, en dürüst gibi addettiğimiz örneklere ve formatlara. Bu formatların adı ve kendi en temizine, belgesele bakın. Orada ya Gana ya Demokratik Kongo ya Fas ya da Honduras’ta üstünden dumanlar tüten bir çöp yığını içinde sarı dev bir iş makinesinin peşinde pislikten bir şeyler toplayan üçüncü dünyalı insanları, çocukları ve çöp yiyen cılız, hastalıklı köpekleri ve Danimarka’da elinde cam kaplarla dükkandan makarna alan şirin ve sağlıklı, bisikletli ve fit Danimarkalı insanları görürsünüz. Tüm bu gördüklerinizde hiçbir yalan yoktur, hakikaten fit ve güzeldir Danimarkalılar (kendi gözümle gördüm, biliyorum, aslan gibiler) ve çöplükteki insanlar da perişan ve sıskadırlar ve gerçekten de çöplüktedirler ve çöpleri karıştırarak işe yarar bir şeyler bulmaya çalışmaktadırlar. Gelelim Kopenhag’a tekrar: O dükkânda da plastiği hiç kullanmayan bir sistem ve satıcı vardır. Burada da her şey doğrudur. Makarnayı bile cam kaba koyarlar ve bez torbalarda bisikletle eve götürüp güzelce yerler ve yollar falan tertemizdir. Belgeselde hiç şüphesiz yönetmenin kahraman seçtiği insanlardan başkasını da pek görmeyiz çünkü gelişmiş ve uygar ülkelerde bir insanı çekmek ve göstermek için mutlaka izin almanız gerekir. Doğuda ise tüm kabileyi veya yaralı Suriyelileri, dövülmüş ve gırtlakları kesilmiş Rohingyalı mültecileri, Mogadişu’daki tüm motosikletlileri gösterebilirsiniz. Biraz da bu çok zengin foreground ve background için öyküler hep doğuya yaslanır. Doğu verimlidir. Belki de biraz acımasızca şunu söylemek mümkündür: Bugüne kadar madenlerini, bedenlerini, fillerini ve fil dişlerini sömürmüştük ve şimdi de acılarını sömürelim, bu acılarla para kazanalım ama bundan daha acımasız olarak çöpün, plastiğin, antidemokratik yönetimin sorumlusu olarak da açık veya örtük yine buraları, doğuyu gösterelim. “E peki. Tüm bu sömürücü ve yok edici kapitalist fosil yakıta dayalı sistemi bulan, kuran gelişmiş ülkeler. Plastiği bulan, bu kadar ucuzlatan ve yaygın dolaşıma koyan da onlar.” diye haykırdığınızı duyar gibiyim. Gerçekten de öyle değil mi?  Bütün bu sürüp giden yanıltma gereçleri ve süreçleri aslında dünyanın tüm farklılıkları ve uzamlarıyla tek bir şey olduğunu hâlâ anlayamadığımızı, belgeselciler olarak da anlayamadığımızı kanıtlar. Bunun da ötesinde dünyayı yok edenin esasen gelişmiş ve uygar geçinen ülkeler olduğunu anlama ve anlatma sürecinde belgeselin çok da kullanışlı bir malzeme olmadığını kanıtlar. Bütün formatlar arasında en güvenilen belgesel büyük resme bakınca kocaman bir yalana dönüşür. Bazen içinde tek bir yalan olmadan da yalan söyler belgesel. Bu karmaşık yalan söyleme becerisi düz yalandan daha kötü bir şeydir. 1987 yılında arkadaşlarım beni Münih’te Dachau’ya götürdüler. Dachau toplama kampı, Nazi Almanyası’nda açılan ilk toplama kampıdır. Bu kamp Almanya’nın güneyinde bulunan Bavyera eyaletine bağlı Münih’in yaklaşık 16 km kuzeybatısında yer alan bölgede, terk edilmiş bir barut ve mühimmat fabrikası arazisinde açılmıştı ve ben sanırım ana kapının elli metre kadar yakınına sokulabildim ve içeri girmeden geri döndüm, bir bara gittim ve aralıksız içtim. Buna rağmen, içeri girecek cesaretim olmamasına rağmen çok ciddi olarak yaralandım ve bu yaralanmanın tedavisi birkaç yıl sürdü. Bundan otuz yıl kadar sonra, 1937’den 1945 yılına kadar süren Japon-Çin savaşında Japon askerlerin Çinli sivilleri öldürürken kurşun ziyan etmemek için iş makineleriyle kazdıkları çukurlara insanları canlı olarak doldurup üzerlerini toprakla örtmelerini gösteren çok az miktardaki görüntüyü de kanalı değiştirene kadar birkaç saniye gördüm. Bu da ciddi olarak rahatsızlanmama yetti. Bir de Rusların kırk bin Yahudi’yi koşarak mezarlarına kovaladıkları görüntüler var. Hızlı koşmayanı oracıkta vuruyorlardı. Bir gece önce kazılan çukura kadar hızlı koşanlar birkaç dakikalık yaşam süresi kazanıyorlardı. Japonlardan farklı olarak kurşun sıkıntısı olmayan Ruslar çukurun başına gelen insanları vurarak çukura yuvarlıyordu. İki gecede kırk bin insanı katlettiler bu yöntemle. İş makineleri üzerini kapattı sonra o masum insanların. Bunlar geçmişe dair birkaç not. Alain Badiou “Etik, Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme” adlı eserinde insan hakları ve mağduriyetlerle ilgili çalışmalarda mağduru kategorize etmeyi çok büyük bir sorun, neredeyse mağduriyetin kendisi kadar önemli bir sorun olarak görür. Her insanın biricikliğinin yok olduğu bu yöntemle çözüme dair bir yere ulaşamayacağımızı ve aslında yarattığımız hiyerarşi ile dayanışma yerine yardım kelimesini temel alarak çıktığımız yolun hatalı seçim olduğunu belirtir. Aynı sorun belgesellerin çoğunda da görülüyor. Doğrusu belgesel deyince aklıma gasp edilen haklar, oluşan mağduriyetler, ekolojik yıkımlar ve sorumlularıyla ilgili emek verilmiş görsellik içeren ürünler geliyor. Özellikle görselliği olan, yani televizyon ve sanal mecradan yayın yapan portalların haberleri de buna benzer bir şey ama belgeseli gurme lezzetlere ve haberi de McDonalds’ın hamburgerine benzetmek mümkün. Birinde çok daha derinlikli bir emek, anlatım, öyküleme kabiliyetleri gerekirken öbürü çok daha çabuk hazırlanan ve çabuk tüketilmesi amaçlanan bir şey. O nedenle genelde haberde daha fazla kusur bulmak mümkün. Hele bugün Russia Today ve CNN’in espri yoksunluğunda, kabalıkta ve subjektiflikte sınır tanımayan, yalnızca hızdan başka bir baş döndürücülüğü ve etkileyiciliği olmayan haber tekniğini düşününce günümüz ana akım haber sunumunda kusurdan başka bir şey var mı demek de olası.     deniz salyası Buna karşın büyük kitleler için geçerli olan bir gerçekten, ikisinin (belgesel ve haber) birlikte ördüğü ve kurguladığı bir kitlesel bellekten, kültürel bellekten şüphesiz söz edebiliriz. Yani bizim görsel belleğimizi ne alacağımızdan, ne giyeceğimizden ne yiyeceğimize kadar reklamlar önemli oranda belirlerken dünyaya dair çıkarsamalarımızı ve ideolojik yapımızı da büyük oranda belgeseller ve haberler kurar. Bu, eskiden daha fazla kitap okuyan birey için bugün olduğu kadar rahat söylenebilecek bir şey değildi. Ama günümüzün bireyi, belli bir zarafet ve karmaşık yapı içeren anlaşılması ve hazmı zor olan görsel bir ürünü bile tüketmekte güçlük çeken bir yeni tür olduğuna göre bunu çok daha rahatlıkla savunabiliriz. Gençler çok büyük oranda gördükleri ve aslında sonuna kadar izlemedikleri görsel şeylerden besleniyor ve cümlelerini de bunun üzerinden kuruyor. Onların kurdukları şeye cümle demek ne kadar mümkünse… Galiba Twitter, Facebook, Instagram grameri, cümle kurma biçimi buna benzer bir şey. Onlar, günümüzün bireyi, bırakın okumayı bir şeyi sonuna kadar izlemiyor bile. O izlemiyor da IDFA ön jürisi izliyor mu? Büyük ihtimalle izlemiyor ya da tam, hakkıyla izlemiyor. Leipzig, Sheffield, Montreal, Cinema Du Reel, Hot Docs, Thessaloniki festivalleri ilk aklıma gelen büyükler. Bir festivale yedi bin film başvurunca nasıl bir ön eleme ve izleme süreci işler acaba? Acaba katılma ücretli festivaller, hele büyük olanlar festivali filmcilere mi finanse ettiriyorlar? Bu da hakiki belgeselin cevaplaması gereken önemli bir soru. Çok büyük oranda büyük medya tekellerine, bunların bağlı olduğu çok uluslu veya ulusal holdinglere ve onların güvenlik gücü olan hükümetlere bağlı çalışan ana akım medya üzerine tartışacak bir şey yok. Bu ana akım yalan makineleri Catherine A. Lutz ve Jane L. Collins’in “National Geographic’i Doğru Okumak” adlı harika araştırmalarında olağanüstü güzellikte, çok açık, aleni ve kanıtlanabilir şekilde göz önüne serdikleri gibi, tıpkı NG gibi ve onun teknikleriyle benzerlik gösteren tekniklerle sürekli yalan üretirler; bazen susarak, bazen görmezden gelerek ve bazen de eksik anlatarak. Bu sorunlu üretimlerini de dünyanın en önemli kameramanlarına, en yetkin yönetmenlerine yaptırdıkları için çok da güzel yaparlar. Bu çok lezzetli ve tüketirken zevk veren belgeselleri (eğer bunlara belgesel demek mümkünse) baklavaya benzetmek olasıdır. Baklava çok lezzetli ve çok zararlıdır. Şeker ve çok inceltilmiş hamurdur özü. İçindeki fıstık dışında her şey zararlıdır. Bu belgeseller de böyledir ve ana akım bu işlerle uğraşır. Bakış açımıza cazip ve yemelik şeyler koyar ve biz de onlara bakarız. Biz bu işlerle biraz uğraşanlar olarak az da olsa eleştirel bakarız ama büyük ve asıl anlamlı kitle yalnızca bakar ve inanır. Bu görüntülerin bütününün tortusu üzerinden de bir dünya bakışı oluşturur.  Ana akımda arada bir akla yakın bir şey gördüğümüzde de şüphelenerek bakmamız gerekir. Bu ana akım, örneğin ZDF, Türkiye’deki hak ihlallerinden ve hapisteki gazetecilerden bahseden çok iyi hazırlanmış bir belgesel gösterdiğinde lütfen şundan şüphe ediniz: Alman hükümeti ya tankların Türkiye’ye satışıyla ilgili tüm parayı hesaba geçirmiştir ya da Türkiye tank ihalesini İtalya’ya vermiştir. İkinci durum gerçekse yani ihale İtalya’ya gitmişse RAI kanallarının hiçbirinde en azından bir müddet Türkiye aleyhinde bir belgesel izleyemeyeceksiniz demektir.  Burada şunu söylemek mümkün müdür: İzlediğimiz belgeselin hakikat içeren bir parça içerdiği bu durumda, onun neden yayınlandığı izleyici açısından önem taşımaz. Aslolan hakikati göstermektir.  Hayır, bu doğru bir bakış değildir çünkü ancak zaman ve mekân içinde tutarlılık içeren bir akış anlamlı ve kültürel belleği oluşturucu bir tesir yaratacaktır, atomize ve parça vuruşuna dayanan tekli yapılar değil. Öyle olsaydı Coca-Cola on yılda bir reklam yapar geçerdi ama öyle yapmıyor ve sürekli, her an, her yerde aynı cümle üzerinden bize resimler, logolar iletip duruyor, aralıksız reklam yapıyor. Tıpkı Good Year, Merkel, Sarkozy ve Burger King gibi. Shell ve BP gibi. O nedenle ana akımda yukarıda izah ettiğim politik gerçeklerin akışına uygun zamanlarda yayınlanan hakiki bir belgeselin tekil önemi ve gücü de maalesef sınırlı oluyor. Kültürel belleğin oluşumunda tekrar önemlidir.   ekolojik festivalBu uzamış girizgahı yüzeysellikten uzak olduğunu düşündüğüm bir sebebe dayanarak yapmaya çalışıyorum. Ama farklı zamanlarda yazdığım çok az sayıdaki tüm diğer yazılarımda olduğu gibi belgeselin kalelerini yıkmam gerekiyor ve bu yıkım sürecindeki en zayıf halka ve hedeflerin en kolayı ana akım medya tabii. Kağıttan bir kale burası belgesel adına. Avrupa Birliği fonları veya farklı kurumların, müzelerin, kişisel fonların, festivallerin Avrupa, Kanada ve ABD’de dağıttığı bütçeler bu yazının temel konusu olmadığı için buralara şimdilik girmeyeceğim. Bu yazı aslında bağımsız festivallerde gösterilenlerin ve hakiki belgesel kabul ettiklerimizin nasıl bir ideolojiyle oluşturulduğunu ve nasıl bir dünya tasviri sunduğunu temel alan bir yazı olacak. Yani bizim sığınmaya çalıştığımız son alanın.   Ethem Özgüven