7. Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Film Festivali’nden Çevrimiçi İzlenimler

7. Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Film Festivali’nden Çevrimiçi İzlenimler

Bu yazı “Yeni Film” dergisinden alınmıştır.

Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Film Festivali bu yıl bize çevrimiçi olarak çok değerli ve sarsıcı filmler sundu. Pandemi nedeniyle sağlık, ekoloji ve kapitalizm üzerine düşünürken karşımıza çıkan, Dünya Sağlık Örgütü’nden ilaç firmalarına, çevresel yıkımdan insani yıkıma pek çok bağı de- şifre eden toplu bir yeryüzü değerlendirmesi filmler oldu. Bu filmlerden birkaçı üzerinde durmak ve sizlerle paylaşmak amacındayız. Kime Güvenebiliriz? sorusunu sorarak başlayabiliriz…

Kime Güvenebiliriz? TrustWHO

Sağlık sektöründe bağımsız ve yetkin kurumların varlığı yok denecek kadar az. Doktorlar DSÖ’yü (Dünya Sağlık Örgütü, WHO) dinliyorlar ama bu kurumun finansörleri yüzde yetmiş oranında ilaç devleri. Dolayısıyla DSÖ’nün bağımsız, bilimsel, objektif ölçütlerle hareket etmesi çok zor. Lilian Franck ve Thomas Schlottmann’ın yönettiği TrustWHO, DSÖ’nün bu bağımlılığını, çıkar gruplarının, finansörlerinin direktifleri doğrultusunda hareket ettiklerini ortaya koyan bir film. Öte yandan, DSÖ’yü finanse eden ülkelerin de güçleri oranında karar alma süreçlerinde önemli ağırlıkları var. Ancak devletler de büyük ilaç şirketlerinin etkisi altında. Dünyada ilaç sektörü hakimiyeti ise birkaç batılı firmanın elinde.

Film, DSÖ nün nasıl çalıştığını, karar süreçlerinde nasıl büyük ilaç şirketlerinin ve onların sözcüsü batılı devletlerin nasıl gerçekleri çarpıttığı ve yönlendirdiğini; Fukushima nükleer reak- tör kazası, tütün şirketlerinin müdahalesi ve domuz gribi salgını olayları bağlamında sorguluyor. Bu vakalarda DSÖ, toplumların sağlığını değil, ne yazık ki şirketlerin, söz konusu endüstrilerin çıkarlarını savunuyor. Bu doğrultuda gerçekleri çarpıtıyor. Kuruluş amacının tam tersine şirket çıkarlarını savunuyor.

Fukushima Nükleer kazası, 2011 yılında meydana geldi. Pek çok araştırmacı bu kazanın Çernobil’den daha ağır sağlık sorunlarına yol açtığı ve doğaya zarar verdiği konusunda hemfikir. Film- de de, bölgede yaşayan insanlarda özellikle çocuklarda tiroit düzensizliği ve tiroit kanserinin yüzde kırk beşlere vardığı bölgede çalışan doktorlarca dile getiriliyor. Aynı şekilde Çernobil kazasının, bir milyona yakın insanın kanser olmasına neden olduğu halde, DSÖ’nün ilgili sayfasında, kazadan etkilenerek hayatını kaybeden insan sayısı 50 olarak gösteriliyor. Burada DSÖ’nün Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ve dolayısıyla nükleer endüstrisinin DSÖ üzerindeki hakimiyeti gözler önün- de serilmiş oluyor.

Fukushima üzerinde biraz daha durmamız gerekiyor. Halen reaktörün üç çekirdeğinin birden eridiği ve muazzam miktarda radyoaktif suyun pasifik okyanusuna karıştığı ve milyonlarca ton kirli suyun önümüzdeki yıllarda (30 yıl) karışmaya devam edeceği bu kazada, çevresel yıkımın çok büyük miktarlarda olacağı büyük ihtimal. Reaktör TEPCO adında bir Japon şirketine ait. Ancak tüm dünyada faaliyet gösteren atom endüstrisinin karanlık bir ajandası var.

Fukushima santralinin üçüncü çekir- değinde MOX adı verilen, uranyum oksit ve plütonyum karışımı, kontrolü çok daha güç olan bir yakıt kullanılıyordu. MOX Japonya’da pek çok santralde kullanılmaya devam ediyor. Bu yakıtın atıkları da Fransa’ya, yeni- den plütonyum üretmek üzere gönderiliyor. Bu yakıt aynı zamanda nükleer silah yapı- mında da kullanılıyor.

İnsanlık tarihinde ilk defa bu kadar büyük miktarlarda tahripkar materyal üretiliyor. Ancak şu ana kadar yapılan 200 deney, atılan bombalar, Eski Yugoslavya topraklarında, Afganistan’da, Irak ve Suriye’de kullanılan seyreltilmiş uranyumlu bombalar, bir tanesi 1000 Hiroşima bombasına eş nükleer füzeler, dünyanın her yerinde açıklanmış, açıklanmamış çok sayıda nükleer reaktör kazası, çoktan yüz milyonlarca insanı etkiledi bile. TrustWH0, filmin başında gerçek, hali hazırdaki sağlık sorunlarına dikkat çekiyor. DSÖ dokümanlarına göre bugün kanserden ölümlerin sayısı 10 milyona ulaşmış durumda.

Festivalde yer alan bir başka belgesel, Vicki Lesley’in yönettiği “Atom: Bir Aşk Macerası” 70 yıllık atom tarihini, meydana gelen kazaları, nükleer silah kullanımını tarihsel bir perspektifte göz- ler önüne seriyordu. Çok derine inmeden, esprili bir dili de kullanarak, nükleer endüstrinin bütün güçlü propagandasına rağmen insanları pek ikna edemediğinin altını çiziyordu.

Fukushima nükleer santral kazasının gerçek boyutları kamuoyundan ciddi bir biçimde sakla- nıyor. Mesela ana akım medyada bir milyon ton radyoaktif suyun okyanusa boşaltılacağı ve bunun tüm canlılar ve besin zinciri üzerindeki yıkıcı etkilerini konu alan tek bir haber yok. TrustWHO, Dünya Sağlık Örgütü’nün bu konuda objektif olmayışını eleştirerek, aslında nükleer endüstri ile ilgili daha keskin bir yargıya götürüyordu bizi.

Filmin ikinci önemli konusu ise 2009 yılında domuz gribi salgını ile ilgili DSÖ’nün korku salan pandemi uyarısıyla ilgili araştırmasıydı. Hepimiz bu alarm durumunu yaşadık. Şu anda ya- şadığımıza benzer, daha hafif bir sözde salgın idi söz konusu olan. İlaç şirketleri bu salgını önlemek için yapılan aşı üretimiyle milyarlarca dolar kazandılar. Salgın DSÖ’nün iddia ettiği gibi, ne çok öldürücüydü, ne de pandemiydi. Türkiye bile tüm nüfusuna yetecek kadar aşı satın aldı ve ücretsiz olarak tüm sağlık ocaklarında aşılama uygulandı. Filmin sorguladığı temel mesele ise şuydu: Çıkar gruplarının finanse ettiği, dolayısıyla karar süreçlerini etkilediği bir örgüt, toplum sağlığı konu- sunda güvenilir olabilir mi?

Bugün tüm dünyada önemli bir sağlık felaketi yaşanıyor. Covid-19, anlaşıldığı kadarıyla çok daha geniş kitleleri tehdit ediyor. Bu büyük krizde de DSÖ’nün tutumunu eleştiren pek çok bilim adamı, araştırmacı ve gazeteci var.

Fever: Afrika’yı Yakıp Kavuran Ateş

Bugün hala Afrika’da dakikada bir çocuk sıtmadan ölüyor. Sahra altı ülkelerinde her yıl yarım milyon insan hayatını kaybediyor. Sıtmaya karşı DSÖ’nün öncülüğünde 1955 yılından başlayarak büyük bir mücadele başlatılmış. Türkiye ve Yunanistan’ın da içinde bulunduğu pek çok ülkede kontrol altına alınmış. Ancak Afrika’da durum farklı. Burada bizde pelin otu diye bilinen Artemi- sia adlı bitkinin doğal bir tedavi yöntemi olarak kullanıldığını görüyoruz. Pelin otu, Novartis’in Afrika için piyasaya sürdüğü Coartem adlı ilacın bileşiminde de yer alıyor. Ancak bu parazitin ilaca direnç kazanması hem de ilacın Afrikalı insanlar için pahalı olmasından dolayı sıtmaya karşı verilen mücadelede yeterli olamıyor.

Dünyada virüslerin hem askeri hem de ekonomik olarak nasıl manipüle edildiği ile ilgili uzun bir tarih var. Sıtma hastalığı bağlamında çok çarpıcı bir örnek: Vietnam savaşı sırasında Ho Chi Minh, Mao’dan silah değil sıtma ilacı istiyor. Daha sonra Nobel ödülü de alan Tu Youyou, 1972 yılında Çin tıbbında 2000 yıldır kullanılan Artemisia bitkisinden artemisinin adlı aktif içeriği elde etmeyi başarıyor. Bugün artemisinin, hala maddesi. Fever’ın yönetmeni Katehrina Weingartner de bu filmi çekmeye Saygon seyahati sırasında, Vietnam savaşının kazanılmasında önemli rol oy- nadığı söylenen bu bitkisel ilacı öğrenince karar vermiş.

Filmde dört ana karakterle tanışıyoruz. Rehema Namyolo, Ugandalı, yaşadığı yerde küçük bir klinik işleten, eşinden ayrılmış, üç çocuk sahibi bitkisel şifacı bir kadın. Artemisia’nın tedavi gücünü korkusuzca ve büyük bir azimle halka anlatmaya çalışıyor ve bir yandan da kendi ürettiği bitkisel çayları halka ulaştırıyor. Herkesin bu bitkiyi yetiştirebileceğini, böy-
lece herkesin bu hastalıktan ucuz ve etkin bir yoldan bağışık olabileceğini halka anlatıyor. Namyolo, bitkinin içinde 240 aktif bileşen olduğunu, Artemisinin sadece bunlardan biri olduğunu, buna karşılık Coartem adlı ilacın içinde sadece iki aktif bileşen olduğunu ve parazitin bu iki bileşene karşı direnç geliştirdiğini, dolayısıyla etkili olamadığını vurguluyor.

Namyolo’ya göre Novartis, bunu çok iyi biliyor ama reddedi- yor. DSÖ de biliyor ama olmadığını söylüyor. Afrikalı kahramanlarımız, Batı Afrikalı hükümetlerin de bu konuda batılı kurumlarla çok sıkı işbirliği yaptığını, çünkü bu ilaçlar sayesinde büyük bir vergi geliri elde ettiğini söylüyorlar. Yönetmen bu eğilimin aşırı derecede “teknokratik” olduğu eleştirisini yapıyor.

Nairobi Üniversitesinde Biyoloji Profesörü olan Richard Mukabana, sıtma konusunda “bütün araştırma anlaşmaları batıya gidiyor. Afrikalı araştırmacılara ancak materyal sağlamak görevi veriliyor, biz sadece saha işçileriyiz. Bu da yeni sömürgeciliğin yeni formu” diye isyan ederek bilimsel araştırma işleyişini gözler önüne seriyor.

Bill ve Melinda Gates Vakfı, DSÖ ve batılı ilaç şirketleri, bu filmde de ister istemez ve haklı olarak eleştiriliyor. Gates vakfı, Afrika’da hastalıklara mücadelede ön safta, DSÖ’nün en büyük bağışçısı ve dolayısıyla global sağlık politikalarında en önde gelen karar verici konumunda. Sıtma konusunda da en görünmez karar verici Gates Vakfı. Vakıf, 2008’de yapılan bir basın konferansın- da sıtmanın 2015 yılında dünya yüzünden silineceğini vadetmiş. Ufukta ve halihazırda böyle bir zafer yok. Tam tersi. Yönetmen, bu vaadin internette artık izine bile rastlanmadığını hatırlatıyor. Şu anda Gates vakfının Afrika’da “filantropist” (insansever) faaliyetlerde başarılı olduğunu gösteren hiç bir parametre yok. Tam tersi büyük şirketler, büyük ortaklıklar ve ardında yatan sömürgeci zihniyet, çirkin bir biçimde bize sırıtıyor. Marksist terminolojide biz buna tekelleşme, üretimin, politikanın, sağlığın birkaç kişinin elinde yoğunlaşması adını verir ve şiddetle eleştirirdik. Ne yazık ki günümüz dünyasında insanlık tekellerin elinde bir oyuncağa dönüştü.

Filmde Novartis’in üretim bandı, robotların çalıştığı o devasa üretim yerleri, “camdan saraylar”, veya Seattle’da konuşlanmış Gates vakfının soğuk görkemli görünüşü, sıcak Afrika’da sıtmayla boğuşan çocuklarını yakınlarını kaybedip yürekleri yanan insanlar ve her ne pahasına olsun araş- tırmaya ve mücadeleye devam eden bitkisel şifacı Rehema Namyolo, biyoloji profesörü Richard Mukabana, Mbarara Bilim ve Teknoloji üniversitesinde görevli farmakolog Patrick Ogwang ve Kenya’lı öğretmen Paul Mwamu’nun yılmaz mücadele ateşleri arasındaki çelişki biz seyircileri de yakıyor. Bu karakterlerin hepsi bu hastalıkla yaşamak zorunda olan, bu hastalık yüzünden yakın- larını kaybetmiş insanlar. Öğretmen Mwamu’nun bütün kardeşleri sıtma yüzünden ölmüş. Sınıfın- daki öğrencilerin tümü en az bir yakınını sıtma yüzünden kaybetmiş. Mwamu, pelin otu sayesinde hayatta kalmış. Bu nedenle öğrencilerine bu bitkiyi tanıtmak, nasıl ve nerede yetiştiğini öğretmek için özel çaba sarf ediyor.

Richard Mukabana’nın bize anlattıkları içinde en çarpıcı olanlarından biri, Afrika’daki sıtma salgınının başlama tarihi. İngiliz sömürgecileri, bu topraklarda özellikle pirinç ve şeker kamışı üretimi için buradaki yağmur ormanlarını yok etmişler. Pirinç tarlaları sıtma için mükemmel bir üreme alanı olmuş. Richard bize bu yüzeysel su gölcüklerinde çoğalan larvaları yok edecek, insana zarar vermeyen mayalı bir tohumun ABD’li bir firma tarafından üretildiğini, böcek öldürücü ile kaplı cibinliklerin Japonların yönetimindeki bir firma tarafından üretildiğini, ilaç da dahil tüm bu önleyici yan ürünlerin yerel olarak üretilebileceğini, sıtmayla daha etkin bir savaşım için bunun gerekli olduğunu söylüyor. Mücadele’nin Afrika içinde Afrikalılar tarafından yapılması gerekiyor.

Ne yazık ki öyle olmuyor. DSÖ bile Artemisia’nın sıtmayla mücadelede en etkin ilaç olduğunu kabul etmiyor ve 30 yıldır bu bitkinin en etkin ilaç olduğunu ve yan etkisinin çok az olduğunu onaylamıyor. Sıtma hastalığının iyileşmesinde Artemisia’nın yüzde seksen oranında başarılı olduğunu savunan Patrick Ogwang, “eğer sıtmadan kurtulursak Afrika yoksulluktan kurtulur” diyor. Ama bu olasılık Batılı büyük ilaç şirketlerinin, Batı hakimiyetindeki dünya sisteminin işine gelmiyor.

Fever, onurlu ve mücadeleci Afrikalı kahramanlarının kendi hikayelerini anlattığı bir film. Tek bir akıl veren, batılı, beyaz bir kafa yok filmde. Anlattığı gerçeklikler bakımından da hem bilgilendirici hem de yürek yakan bir film.

İsyan ve Teslimiyet Arasında

Bir Çağdan Geçerken

Christian Labhart’ın yönettiği “Tutku- İsyan ve Teslimiyet arasında” filmi artistik yönden, aklı ve bilinci solda olan hemen her seyredeni yürekten etkileyen bir belgesel. Bertolt Brecht’in “Bizden sonra doğanlara” adlı şiiriyle açılı- yor. Karanlık ekranda bir helikopter sesi ve gece yarısı Hamburg’da 2017 G7 zirvesini protestocular- dan korumak için konuşlanan askerlerin ürkütücü görüntüsü Brecht’in dizeleriyle birleşiyor: “Sahiden karanlık bir çağda yaşı- yorum/ Adil bir dünya arayışı saç- ma/ Düz alın katı bir kalbin ifadesidir/ Gülen varsa henüz korkunç haberi almamıştır.”

1968 yılında, 15 yaşındayken Zürih’teki bir gösteriye tanıklık eden yönetmen Karl Marx adını ilk kez o zaman duymuş ve ilk kez adil bir dünya ütopyası belirmiş onun için. Yetişkinlik hayatında öğretmenlik yapmaya başlamış. Ancak anti otoriter eğitim sistemini uygulamakta engellerle karşılaşınca bir süre kendi yoldaşlarıyla çiftlik hayatını denemiş.

G7 zirvesi… 50 yıl önceki eşitlikçi dayanışmacı mücadeleci ütopyadan geriye ne kaldı? Film, kişisel yaşam deneyimi, aynı anda bütün yakın tarihin belirleyici olaylarıyla iç içe geçerek, aslında son elli yıl içinde Avrupalı bir solcunun sistemin kendini tahkim etmesi karşısında duyduğu hüzün ve yalnızlığın dışavurumu. Hem Avrupa’da hem de dünyada solun geri çekilişi, aşırı sağın, emperyalist savaşların, çevresel yıkımın, komploların vaka-yı âdiyeden olduğu bir elli yılın dökümü olan belgeselde hem görüntüler hem de metinler son derece anlamlı olarak kurgulanmış.

50 yıllık tarihsel sürecin kerteriz noktaları, Vietnam savaşı, Baader-Meinhof’un Almanya’da hala etkinliğini sürdüren Nazi işbirlikçilerine karşı düzenlediği suikastlar, Çernobil kazası, Berlin duvarının yıkılışı, İkiz kulelerin yıkılışı, Balkanlar ve Ortadoğu’da savaşlar, Akdeniz’de İltica etmek için Akdeniz’i aşmaya çalışan mültecilerin görüntüleri birbirini izlerken, yenilgi ve teslimiyet ha- kim oluyor dünyaya.

Guy Debord’ın “Gösteri Toplumu”ndan alıntısıyla yeni kapitalist değerler karşısındaki kayıtsızlığımız ve hareketsizliğimiz, parçalara ayrılmamız, insan insana iletişimin, toplumsal bağın giderek zayıflaması, bunun yerine görüntülü, albenili bir dünyanın yanılsamalı, sahte ışıltısı etki- si altında, benliğini kaybetmiş insanlara dönüştüğümüzü vurguluyor. Franco Berrardi’nin şiir ve isyan, Slovaj Zizek’in yeni sınıf savaşı eşliğinde günümüz kapitalist dünyasının soğuk, devasa bir cezaevine benzeyen, görünürde şaşaalı gerçekte boğucu görüntüleri akıyor. Kafka’nın “Yuva” metni okunurken, çağdaş dünyanın büyük gökdelenlerde, dört duvara kapanan, kapalı alanlarda spor yapan insanları akıyor ekrandan. Tıpkı 6 aylık erzakını ve diğer mallarını yeraltında kendisi için yaptığı labirentlerde saklanıp, orada kendini huzurlu bulan “Yuva” daki yaratık gibi, yeni insanlık da aynı bu şekilde kendi sığınağında huzur yaratmaya çalışıyor. Yogalar, Pilatesler, Dubai’de ski… Dışarıda ölen mülteciler, devasa çöp yığınları, hızla eriyen buzullar… Bu bölüm bana en üst düzey elitlerin, mesela Pentagon’un en büyük tedarikçisi Raytheon şirketinin bile dahil olduğu büyük şirketlerin yöneticilerinin, dünyanın çeşitli yerlerinde ultra lüks sığınaklarını hatırlattı. Gerçek ha- yatta bu absürtlüğün karşılığı var.

Kafka’nın anlattığı huzur elbette sarkastik. Tam tersine Ulrike Meinhof ’un hücresinden yazdığı mektup, kapatılmanın ne kadar yıkıcı olduğunu gözler önüne seriyor.

Adorno’nun yanlış hayatı doğru yaşamak kısır döngüsüne kapılmış, modern batılı insan şim- dilik yerinde huzurlu. Ama yönetmen bu huzurun aslında çok kırılgan ve yanlış olduğunu ima ediyor seçtiği metinlerle.

Film, yine Brecht’in şiiriyle sona eriyor.(2) Aşırı sağın merkeze dönüştüğü, çevresel ve top- lumsal yıkımların şiddetlendiği yeni karanlık çağın Brecht’in 1939 yılında betimlediği dünyaya ne denli benzediğini ima ediyor bize yönetmen filmin Tematik müziği Bach’ın St.Mathew Passion’u eşliğinde:

“Diyorlar ki ye iç sus, bunları bulduğuna sevin Ama ekmeğim açların elinden alınmışsa Suyum susuzlara aitken
Nasıl yer içerim…

Gene de yiyorum içiyorum…
İki katliam arasında yemeğimi yedim
Uykumun üstüne cinayetin gölgesi düştü, doğaya merhametsizce yaklaştım. Bana yeryüzünde tanınan zaman işte böyle geçti…”

Notlar:

1) Manlio Dinnuci, The Nuclear Pandemic Spreads, November 5 2020. Global Research.

2) Brecht şiirinin çevirisi, filmde yer alan çeviriden alınmıştır.

 

Related Posts