Ülkelerin gelişmişliği maddî zenginlikle değil, gelir dağılımındaki adaletle; vatandaşların eğitime, sağlığa ulaşımıyla; mutluluk ve güvenle ölçülüyor. Böyle bakarsak, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyanın neredeyse hiçbir yeri gelişmiş değil. Bu karmaşık süreçte, özellikle son çeyrek asırda ülkemizin birçok konuda zirvedeki yerini koruması gurur verici. Trafik kazaları, hırsızlıklar, iş - kadın - çocuk cinayetleri, gıdalardaki pestisit oranı, uyuşturucu kullanımı, sokakta yaşayan hayvanların katliamı gibi konularda dünya, o olmadıysa Avrupa şampiyonluğu.

Bu küçük ve güzel adada kolunu biraz geniş açsan, dünyanın her yanını gezmiş, her şeyi bilen, katalogdaki tek bir yazım hatasını, gösterim saatindeki beş dakikalık bir gecikmeyi sorun eden çok ciddî zenginlerin, kapitalistlerin, eski CEO'ların birine çarptığı bu güzel adada, mevsimlik işçiler için insanî bir kalış mekânı, bir odacık ve bir duşcuğun hâlâ yapılmamasını da bunlara, bu şampiyonluklara ekleyebilir miyiz? Bilemiyorum.

Bu bahsettiğim zenginlerin festivale eleştiriden başka bir katkısı yok. Olabilir, festivali desteklemek zorunda değiller. Biz de zaten ite kaka belediye ve baştan beri yanımızda durarak bize güç veren on dokuz kadınla yolumuza devam ediyoruz. Saysam bir ikisini unuturum diye korkuyorum ama unutsam da birbirimize sarılır, özür diler telafi ederiz. Arzu Aral, Özcan Germiyanoğlu, Ümit Hamlacıbaşı, Sıdıka Saral, Pınar Durmaz, Bilgütay, Zeynep, Fulya, Berna... Araya karışmış erkekler de var: Muharrem Hoca, Aziz Hoca…

Bence bu kadar iç karartıcı gerçek yeter. Biraz da güzel şeylerden bahsedelim. Bu festivali, her yaştan bu yirmi gençle bu kadar yıldır nasıl yapabildik? Altı yüz filmin seçim süreci, geceler boyu redaksiyon, konsoloslar ve kapitalistlerle bomboş ve acıtıcı toplantılar, sonuçsuz fon başvuruları. Biliyor musunuz fon başvurularını fon jürilerinin dernekleri kazanıyor. Geçelim, yine olumsuza dönmeyelim.

Arkadaşlar festivalin tüm yükünü çeken bu eşsiz gençlerden bahsetmek istiyorum biraz ama hangi güzel özelliklerinden başlasam bilemiyorum. Mesela bu gençlerdeki temizlik anlayışından, hijyenden başlasak... Bir kavun kesiyor diyelim biri. Kavunu yıkıyor. Titizlik ve hassasiyet öyle bir noktada ki yalnızca dışını değil, içini de yıkıyor. Bir diğer örnek, "Sıdıka Hanım'dan biraz odun çalın da akşam mangalda yakalım" demiştim. Adamdaki ağaç sevgisi öyle bir noktada ki budaklı falan odunları bagaja değil arabanın koltuğunun üstüne koymuş. "Oğlum, artık bu ölü, ölmüş, ağaç değil, odun yani, yakacağız..." falan diyorsun anlamıyor. İlla doğa sevgisi.

Bu gençlere dair sabaha kadar konuşabilirim, daha çok örnek verebilirim ama sizi sıkmamaya dikkat ediyorum. Bu ekip, bu kadar harika, benim tabirimle süperstar çocuklardan oluşuyor. Diyeceksiniz ki ya ne süperstarı, bunlar düpedüz salak. Bunu elbette ben de biliyorum. Elbette salaklar. Yoksa on üç yıldır emeklerini nasıl sömürebilirdik. Gık demeden bedavaya çalışıyorlar. Gönüllü emek. Maden işçilerinden beklenen de bu: bedava çalışmaları. Kültür emekçilerinden beklenen de bu. Neyse bitiriyorum. Bende hastalık olmuş bu kötüyü görme hali bu cennet vatanda. Bu konudan bahsettiğim bir dostum hem "salak" hem de "gönüllü" tanımlarının çok daha ilerisinde bir tanım buldu ki her ikisini de içerip daha fazlasını sunuyor: "idealist gençler". Bundan sonra bir müddet bu gençleri böyle çağırmak gerekiyor.

Bu adaya gelip çalışan, özellikle de mevsimlik tarım işçilerinden bahsetmiştim. Gidip bir görün kaldıkları yerleri. Bunlardan bir kısmı da adada hiç kalmaz; ilk feribotla, dökülen bir minibüsle ya da onu aratmayan bir traktör römorkunda gelir, kasabada hiç durmadan -ben olsam ben de durmam bir çorbanın iki yüz lira olduğu yerde- bağlara, tarlalara çalışmaya giderler. Akşamüstü de son feribotlardan biriyle dönerler. Dolayısıyla bu küçük adanın tek yerleşiminin içinden geçer ama hiçbir şey görmezler.

Bu emekçi kadınlardan biri kalabalık bir yaz gününde insanlar feribot beklerken limandaki o iskele kahvesinde herkes sandalyelerde kahvesini, kolasını içerken o yerde oturmuş siyah zeytin ve ekmek yiyordu. Dönüş bekleyen yerli turistlerden birine: “Yirmi yıldır bu adaya geliyorum, bağ iskele, iskele bağ..." dedi. Ve şunu sordu. "Bu ada güzel mi?"

Ben de yazımı bununla bitireyim. Çünkü gıptayla, sevgiyle ve sonsuz bir takdirle baktığım tek grup bu adada, iskelede gördüğüm bu bağ, zeytin emekçileri. O kadını neden yerden kaldırıp bir sandalyeye oturtmayı düşünemediğimin acısı da bende kalsın.

Ethem Özgüven

Bozcaada, 11 Ekim 2026