Mecliste kabul edilen son yasa; zeytini korumaya yönelik, zaten son yirmi yılda birçoğu törpülenen, yok edilen koruma kalkanlarının sonuncularını da ortadan kaldırıyor. Artık zeytini kurtaracak hiçbir yasa yok. Çok uluslu şirketlere böylesi bir alan açılması ülkenin ekonomik olarak ne kadar çaresiz bir durumda olduğunu gösteriyor. Halbuki yalnızca zeytin ve üzüm doğru politikalarla ülkemizin ve çiftçimizin ekonomik refahını sağlayabilirdi. Üzümü kuru üzüm olarak değil ama şarap olarak, zeytinyağını da bugün yaptığımız şekilde kalitesiz değil, çok özel bir yağ olarak üreterek ülkemizi hem yemyeşil hem de zengin kılmak mümkündü. Ama emperyalizm buna müsade etmez. Etmiyor.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı verilerine göre Türkiye’yi önümüzdeki on yılda çok büyük bir kuraklık ve buna bağlı olarak, en başta yoksulluk olmak üzere çok sayıda farklı ve büyüyen sorun bekliyor. Kuraklığın neden olacağı rekolte azalması ekonomik bir çöküş yaratacak, göçler olacak, açlık susuzlukla beraber yaygınlaşacak. Altın madenciliği dünya ekosistemini tehdit eden en önemli faaliyetlerden biri ki bu kanun bunun için çıkarıldı; Çok uluslu maden şirketlerinin ülkemizi daha rahat talan etmeleri için.
Emperyalist ülkelerin genel pratiği sömürüdür. Son yıllarda Çin, ABD, Rusya ve İngiltere’den oluşan mahşerin dört atlısına, belli bir kültürü ve adalet anlayışı varmış gibi görünen AB eklendi. Kaynakların azalması, sömürüyü daha sert ve acımasız, kavgayı da daha ölümcül kılıyor. Bugün Türkiye’nin çok farklı coğrafyalarında yapılan altın madenciliği, madencilikten çok bir kimyasal işlemdir. Ülkenin doğal kaynakları, yer altı suları, ormanları, ekilebilir toprak ve genetik zenginliği yok olmak üzere. Eldeki bütün olumsuz somut verilere karşın HES’ler, tarım arazilerinin emlak sektörü için kullanımı, zeytin kültürü aleyhine çıkarılan kanunlar, ormanların turizme ve imara açılması süreçleri ve çok uluslu maden (özellikle altın) şirketlerinin büyük talanı aynı hızla devam ediyor. Bu süreçlere karşı çıkmak ülkenin sürekli bozulan, kötüye giden demokratik yapısı nedeniyle zorlaşıyor. Doğayı, yaşam alanlarını korumak ve ekolojik yıkıma karşı çıkmak “vatan hainliği” ile yaftalanan bir tutum oldu.
Anadolu’nun birçok bölgesinde, Muğla’dan Artvin’e, oradan Antakya ve Antalya’ya kadar, en temel unsurlardan tarım ve özellikle zeytin kültürü göç, yapılaşma, turizm ve madencilikten ve bunlardan daha az olmakla beraber turizm ve emlak sektörlerinden kaynaklanan çok yönlü bir tehdit altındadır. Küçük çiftçinin ve hayvan üreticisinin geçimini sağlamakta yetersiz kalan tarım girdileri ile küçük çiftçiyi neredeyse yok olma noktasına getiren tarım politikaları, ona arazisini emlağa dönüştürme veya satıp kente göç etme yönünde sürekli baskı yapmaktadır. Er veya geç bu eylem gerçekleşmekte; tarlalar, zeytinlikler, meyve bahçeleri toplu konut veya yazlık siteye dönüşmekte ve senede bir ay kullanılan yapılar hâlinde çürümeye başlamaktadır. Bazı yıllar zeytin, bazı yıllar şeftali, bazı yıllar mandalina veya narenciye, masrafını bile karşılayamadığı için toplanamamakta, dalında çürümektedir. Ankara’da belirlenen makro politikaların yereldeki büyük baskısı aile çiftçiliğini yok etmekte ve küçük çiftçiyi “tedarikçi”ye dönüştürmektedir. Aynı sebeplerden geleneksel peynir, tarhana, salça, ekmek, sabun, reçel yapımı da kuşaktan kuşağa geçememekte ve bilgi birikimi yok olmaktadır. Tüm bu olumsuz koşullara rağmen köy halkları zeytinini gücünün son noktasına kadar savunmaktadır.
Büyük gıda tekellerinin ve devletin belirlediği düşük fiyatlarla kaliteli ürün üretmek ve bunu tüketiciye ulaştırmak çok güçtür. Tamamen parçalanmış, dayanışmadan uzaklaştırılmış çiftçi ve küçük üretici bugün var olan piyasa fiyatlarıyla kaliteli, namuslu ve doğru gıdayı üretemez. Üretse de bu ticari yapıda, kazancı aracılar alır, küçük üretici ürününü ve yaşamsal sorunlarını tüketiciye ulaştıramaz, sesini duyuramaz. Hiç şüphesiz büyük üretici de bu piyasa koşullarında, bu maliyetle ve fiyatla doğru gıda üretemez; üretmiyor da zaten, böyle bir kaygısı da yok ama piyasayı belirliyor. Son derece kalitesiz ve hatta sağlığa zararlı ürünleri, çok büyük kolaylıkla oluşturuyor, taşıyor ve pazarlıyor. Küçük çiftçi bu döngüde maliyet açısından, pazarlama açısından, tasarlama, PR açısından çok gerilerde kalmakta ve sonunda yaşamını sürdüremez hale gelmektedir. Dolayısıyla biyoçeşitliliğin en temel koruyucu ögesi, bırakın biyoçeşitliliği korumayı, kendisi bir yaşam mücadelesi vermektedir. Bugün zeytinyağı, süt, peynir, bal ve birçok gıda, sebze, meyve, et, balık üretimi bu durumdadır. Doğru gıda üretimi için gereken minimum maliyetlerin çok altında tamamen dev gıda tekelleri tarafından belirlenen piyasa küçük çiftçiye yaşam ve doğru üretim hakkı tanımazken, küçük tüketiciye de doğru gıdaya ulaşma imkânı bırakmaz. Küçük çiftçi yok olursa ne olur; yaşam yok olur. Küçük çiftçi çeşitli, farklı üretimin ve bu çeşitlilik de biyoçeşitliliğin temelidir. Küçük çiftçi geleneksel bilginin muhafaza edildiği bellektir. Boşalan köylerle birlikte korumasız kalan ve zaten de hukukî kalkanlarını yitirmiş zeytinlikler, ormanlar çok ulusluların ekolojik cinayetlerine terk edilmektedir.
Bugün köyler boşalıyor Ege’de de. Köyde kalan köylü, gidecek hiçbir yeri olmadığı için, yapacak hiçbir şeyi olmadığı için köyü terk etmiyor. Terk edemediği için terk etmiyor. Ama her geçen gün doğru gıda üretmekten uzaklaşmak zorunda kalarak -hayatta kalmak için buna mecbur-, malını zararına satmak zorunda kalarak veya piyasanın dayattığı şartlara uyarak. Örneğin Güney Akdeniz Demre, Gazipaşa çiftçisi yıllardır hibrit tohumla neredeyse zehirli diyebileceğimiz domates, biber ve salatalık üretimini sürdürmekte ve hayli varlıklı bir yaşam sürmektedir. Bu çiftçi pazar için ürettiği domatesi yemez ve kendine geleneksel tohumdan küçük bir bahçe yapar, kendi ihtiyacını oradan karşılar. (Buna karşın, bu yöreler kanser oranlarının en yüksek olduğu yörelerdendir; ilaçsız domates yese de evinin civarında, tarlasında kullandığı pestisitten zehirlendiği için.)
Bu kültürel, ahlâkî ve ekolojik erime; küçük çiftçi ve üreticiyi korumaya yönelik yaklaşım hiçbir destek görmediği için hızlanıyor; ekmek yapımı, tarhana yapımı, geleneksel tohumlar, doğal bitkilerden yapılan ve doğaya hiçbir zararı olmayan ilaçlar, geleneksel fitoterapi bilgileri ve bütün bunlara ait kuşaktan kuşağa geçen bütün birikim hızla yok oluyor. İda’nın ve Anadolu’nun zenginliklerinden biri, dünyaca sayılı bir gen çeşitliliği ve bitki örtüsüyse diğeri de kutsal ve sonsuz yer altı içme sularıdır. Bu sular, zeytinler, topraklar yalnızca bizim değil dünyanın geleceği için önemli. Madencilik faaliyetlerindeki korkunç artış bütün bu kaynakları tehdit etmektedir. Bunların geri kazanımı, yenilenmesi imkânsızdır.
Ülkemizdeki demokrasi mücadelesinin çok önemli bir ayağı da ekoloji mücadelesidir. Bu ülkeye verilen yanlış reçeteleri; her çağda yanlışa ve kötüye isyan etmiş, ne pahasına olursa olsun isyan etmiş Anadolu halkı elbette paramparça edecek, yırtıp atacaktır.
Ethem Özgüven

